DİLDE DEVRİM, DİLDE KARŞIDEVRİMCİLİK VE KARŞIDEVRİMCİ YALANLAR
Kaan Eminoğlu
Bir ulus, kendi dilinde düşünemiyorsa gerçekten özgür olabilir mi? Bu sorunun yanıtı yıllar süren bir tartışmanın da yaratıcısı olmuş gibi görünüyor. Alfabe ve Dil Devrimi’nin Türk halkı üzerindeki etkisi bu sorunun yanıtını günümüzde çok daha anlamlı kılmaktadır. Dil ile özgürlük arasındaki bağlantı dilin yaşantıyı ve yaşamsal edimlerin yaratıcısı olan düşünceyle olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Ulusal ayrımlar, ulusal bakış açılarındaki değişiklikler dil ile gerçek özgürlük arasındaki ilişkinin ne denli bağlayıcı olduğunu göstermektedir.
Dilbilimin kurucusu sayılan İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure dili, toplumsal bir sözleşme olarak tanımlar. Adına ulus dediğimiz ortak çıkarlar çevresinde kümelenmiş, belirli bir ülküye sahip örgütlü insan toplulukları gösterilen nesne ve olgulara karşılık ortak göstergeler oluşturarak iletişime başlarlar. Dil adını verdiğimiz bu toplumsal sözleşme, o ulusun tüm bireylerinin herhangi bir gösterilenle karşılaştıklarında gösterge olarak ortak bir/birkaç sözcüğü kullanmaları ile somutlaşmış olur. Örneğin o ulusun yurttaşları “ot” gösterileniyle karşılaştıklarında gösterge olarak “ot” sözcüğünü kullanırlar. Bu durum kavramlar ve sesler arasında bir dizge yaratır. Dizge içerisinde yer alan sözcükler dilin işler duruma getirilmesiyle yeni sözcüklerin oluşumuna olanak sağlar. Örneğin Türkçe “yap-” eyleminin işler duruma getirilmesiyle sözcük türetildiğinde: “yapı, yapıt, yapısal, yapısalcılık, yapma, yapım, yapıcı, yapıcılık, yapım, yapımcı, yapmacık, yaptırım, yapboz, başyapıt… ” gibi onlarca sözcük türetilebilmiştir. Bu türetim Türkçenin sondan eklemeli bir dil olması ve Türkçe kök-gövde sözcüklerin Türkçe eklerle birleştirilerek yeni anlam olanakları yaratılmasının önünü açmıştır. Türetilen sözcüklerin kökleri bakımından da anlaşılır olması toplumsal sözleşmenin delinmediğinin, toplumun gösterilenle gösterge arasındaki anlam ilişkisinden uzaklaştırılmadığının bir kanıtıdır. Ancak yabancı dillerden alınan sözcükler söz konusu olduğunda bu biçimde bir işlerlik olanağı bulunmamaktadır. Türkçedeki “yapıt” sözcüğünün Arapça karşılığı olan “eser” (Arapça √ˀs̠r) sözcüğünü işler duruma getirmeye çalıştığımızda: “şaheser, tesir” gibi iki sözcükten ileri gitmek olanaklı değildir. Ayrıca bu sözcüğün işlerliği Arapçanın dil kurallarına uygun biçimde yapıldığı için Türk dilinin yapısına aykırı yeni bir biçim oluşturulmuş olur. Çünkü Arapça kök bükümlü bir dilken Türkçe sondan eklemeli bir dildir. Türkçenin sözcük türetme yollarıyla Arapçanın sözcük türetme yollarının ayrı olmasının temel nedeni bu iki dilin ayrı dil ailelerinin üyeleri olmalarından kaynaklıdır.
Bir dilin gelişimi için iki ayrı yol bulunmaktadır. Bu yollardan ilki evrimsel gelişim ikincisi ise devrimci gelişimdir. Evrimsel yolla dilin gelişmesi, dili olağan sürecin içinde bırakarak iletişim için gereksinim duyulan sözcüklerin dışarıdan bir etki olmadan/kendiliğinden dile girmesinin beklenmesidir. Ancak bu yol yüzyıllar süren bir süreç olduğu için iletişim araçlarının hızlı bir biçimde yaşamımıza girdiği günümüz iletişim çağında işlevsel bir yol değildir. Çünkü dilin toplumsal ilişkiler aracılığıyla kendiliğinden sözcük türetmesi beklenirken iletişim araçlarının bilgiyi aktarma hızı nedeniyle yabancı sözcükler dile yerleşir ve belli bir süre sonra da toplumca kanıksanır duruma gelir. Devrimci yaklaşım ise dilin gereksinim duyduğu sözcüklerin dil uzmanlarınca sözcükler türetilerek ya da sözcük canlandırma yoluyla dilin öz kaynaklarından karşılanması sürecidir. Devrimci yaklaşım sürecin hızlı olması nedeniyle bilgi ve iletişim çağında en işlevsel yöntemdir. Ayrıca dilin işlenmesi o dilin söz dizimi bozulmadan geliştirilmesi demek olduğu için dilin anlatım ve düşünce geliştirme olanaklarını da artırır. Ancak bir dilin işlenerek gelişebilmesi için o dile ilişkin bir toplumsal bilinç oluşması/oluşturulması gerekir. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde halk ile aydınların arasında uçurum yaratan yazı dili – konuşma dili ayrımı aydınların gündeminden düşmemesine karşın sorunun çözümü için sonuç odaklı bir adım atılamamıştır. Bu adımın atılamamasının temel nedeni bu devletlerin yöneticilerinin tutucu düşünce yapılarıyla Türkçenin gelişimine engel olmalarıdır. Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı 20. yüzyılın başına denk gelen sürece ilişkin yapılan araştırmalar Osmanlı Devleti’nin yazı dilinin Türkçe söz varlığının yalnızca %35’inin Türkçe sözcüklerden oluştuğunu göstermektedir. Bu durum Arapça ve Farsça bilmeyen halkın Osmanlı Dönemi’nde oluşturulan basılı yayınların halk tarafından anlaşılmasını olanaksız kılmıştır. Bunun sonucunda halk her türlü bilgiden uzaklaşmış/uzaklaştırılmış, aydınlar yalnızca ileri düzeyde Arapça ve Farsça bilenlerin anlayabildiği yapay bir dille yapıtlar üretmek zorunda kalmışlardır. Bu durum Ferdinand de Saussure’un bahsettiği “toplumsal sözleşme” anlayışına aykırı bir anlayışın da yaratıcısı olmuştur. Sözleşmenin tarafı olan halkın büyük çoğunluğu kullanılan dilden bir şey anlamadıkları için dil bir iletişim aracı olmaktan çıkmış, kültürün taşıyıcısı bir araç; toplumu bir arada tutan tutkal olma işlevini yitirmiştir. Bu anlaşılmazlığın örneklenmesi açısından Tanzimat Fermanı önemli bir kaynak olarak sunulabilmektedir. Osmanlı Devleti’nde yeni bir dönemin başlangıcı sayılan Tanzimat Fermanı her ne kadar temel haklarla ilgili devrimci bir ferman olsa da halk tarafından anlaşılırlığı olmayan bir dile sahiptir:
“Cümleye ma’lûm olduğu üzere Devlet-i Aliyyemiz’in bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kur’âniyye ve kavânîn-i şer’iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve miknet ve bi’lcümle tebe’asının refâh u ma’mûriyyeti rütbe-i gâyete vâsıl olmuş iken yüz elli sene vardır ki, gavâ’il-i müte’âkıbe ve esbâb-ı mütenevviaya mebni ne şer-i şerîfe ve ne kavânîn-i münîfeye inkıyâd ü imtisâl olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve ma’mûriyyet bilakis za’f u fakra mübeddel olmuş…”[1]
Benzer biçimde dönemin edebiyat yapıtlarının dili de Türkçenin Arapça ve Farsçanın boyunduruğu altında olduğunu kanıtlamaktadır:
“Civân-merdân-ı milletle hazer gavgâdan ey bi-dâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyetden” (Namık Kemal – Hürriyet Kasidesi)
Dilin Arapça ve Farsça sözcüklerin boyunduruğu altında bulunması ulusal bilinçten yoksun olan Osmanlı “aydın”ının Türkçeden yüz çevirmesi ve dinsel etkiyle Arapçayı kutsallaştırmasına neden olmuştur. Bu kutsallaştırma edimi Arapçanın devletin resmi dili olması önerilerini beraberinde getirmiştir:
“Mazide vaki olan böyle bir teşebbüsün akim kalmış olmasına müteessif olmalıyız. Ne olacak? Bu vatan ehlinde lisan-ı vahid-i müşterek olsun da Türkçe olacağına varsın Arapça olsun!” (Rıza Nur)[2]
Ulusal bilinç eksikliğinin görüldüğü, dilin bir anlaşma aracı olmaktan çıkıp yalnızca Arapça ve Farsça bilen kişiler arasındaki iletişime olanak sağlayan işlevsiz bir araç durumuna getirildiğini söylemek dahi Osmanlı’daki çarpık dil anlayışını göstermek konusunda yetersiz kalmaktadır.
“Maliye dairesinden çıkan bir yazıyı yazan okuyabilir; ama elinden yazı alınsa ve yazı konusunu anlatması istense anlatamaz. Sorgu yargıcı davalıya, konuşulan Türkçe ile soru sorar ve yanıtlar alır, fakat tutanağını resmi deyimlerle saptar. O biçimdeki tutanağı davalıya okuduğunda davalı, sözlerinin Arapçaya çevrilmiş olduğunu sanarak hiçbir şey anlamaz ve nezaket gereği tutanağın altına mühürünü ya da parmağını basar.” (Yazının dili yalınlaştırılmıştır.) (Ziya Paşa)[3]
Türk dilinin yabancı sözcüklerin boyunduruğu altına girmesiyle tanınmaz bir duruma gelmesi ve anlaşılma yeteneğini kaybetmesi süreci dil bilincini ulusal bilincin bir parçası olarak gören Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimi’ne dek sürmüştür. Atatürk’ün Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurarak, Fransız Dil Devrimi sırasında kurulan Fransız Akademisine benzer bir biçimde bir dil kurumu kurması dil sorunu üzerine devrimci ve işlevselci bir yaklaşımla ele aldığının en somut göstergesidir. Atatürk’ün “Türk dili dünyanın en zengin dillerinden biridir, yeter ki bilinçle işlenebilsin.” sözü dil gelişiminin dilin işlenmesiyle olanaklı olduğunu söylemesi çağdaş dilbilim yaklaşımlarını izlediği Türk dilinin gelişimini de çağdaşlaşma anlayışına uygun bir biçimde bilimsel yöntemlerle yapıldığını göstermektedir. Dil Devrimi aydınlanmacı yaklaşımının yaşama geçirilmesi sonucu ortaya çıkmış kültürel bir devrimdir. Ulusal dil, ulusal düşüncenin bir parçası, toplumsal belleğin de taşıyıcısıdır. Tüm dillerde sözcüklerin ulusal bellekle özdeş toplumsal karşılıkları vardır. Örneğin Arapça “medeni” sözcüğü yerleşik yaşama geçen “Medineli, kentli” anlamındadır. Öz Türkçe “uygar” sözcüğüyse yerleşik yaşama geçen Uygurlardan gelmedir. Yerleşik yaşama geçen kültürlü kişileri anlatmak için kullanılır. Medine kentinin Türklerin ulusal belleğinde, ulusal tarihinde bir karşılığı yoktur. Ancak Uygurların ulusal bellekte, ulusal tarihte yeri vardır. “Medeni” sözcüğü, Arap ulusu için çağrışımı olan bir sözcükken “uygar” sözcüğü ise Türk ulusu için çağrışımı olan bir sözcüktür.
Dil bir bakıma düşüncenin belirleyicisidir. Örneğin bir Türk çocuğu “istikra” sözcüğünü, düşünmeden ezberlemek zorundadır. Çünkü beyninde bu sözcüğün yerleşeceği bir dil, bir kavram odağı bulunmamaktadır. Oysa, bu sözcüğün Türkçe karşılığı olan “tümevarım” sözcüğü kullanıldığında, düşünce bir çırpıda saydamlaşacak, beyin “tüm” ve “varmak” gibi anadilinin toprağında oluşan sözcüklerin uyandırdığı çağrışımla birlikte kavramı hemen algılayacaktır. Bu durum düşüncenin işlenmesi, ileriye taşınması, içselleştirilmesi için olanaklar yaratacaktır. Böylesi bir dilsel gelişim ve aktarım “Türkçeyle bilim yapılamaz, Türkçeyle felsefe yapılamaz.” gibi savların geçerliliğinin olmadığını kanıtlayacaktır. Bilim, ulusal yarar gözetilerek yapılacak ve toplumsal ilerlemenin önü açılacaktır.
Ulusal dilin kullanımın yaygınlaşmasının bir diğer önemi ise ulusal dille yurttaşların kendilik bilincine varmaları ve dil yoluyla “ben” ile “öteki” arasında bir sınır çizmeleridir. Dil aynı zamanda kültürün biricikliğini ortaya koyar. Ünlü dilbilimci Wilhelm von Humboldt, dilin ulusal karakterle ilişkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Humboldt’a göre her dil, onu konuşan ulusun dünya görüşünü, değerlerini ve kültürel kimliğini yansıtan eşsiz bir dizgedir. Her dil, o dili kullanan ulusun dünyaya bakış açısını belirleyen içsel bir biçime sahiptir. İnsanlar, yalnızca kendi anadillerinin onlara sunduğu yapısal olanaklar içinde dünyayı algılayabilir ve düşünebilir.
Ulusların dillerindeki ses, yapı ve sözcük dağarcığı ayrımları, o ulusun tarihsel ve kültürel karakterini doğrudan yansıtır. Humboldt dili dondurulmuş bir ürün olarak görmez; dil, kültürel bilincin ve düşüncenin nesnelleşme sürecindeki canlı, üretken bir etkinliktir. Bu açıdan bakıldığı zaman Cumhuriyet’in çağdaşlaşma anlayışına uygun olarak ortaya koyduğu Dil Devrimi de bilimsel yaklaşımla uyumlu bir dili geliştirme çabasıdır. Uluslamamış bir toplumu ulus durumuna getirme, halkı ile aydınları arasındaki bağlantının koptuğu bir toplumda halk ile aydınlar arasında Türkçeden bir köprü kurma girişimidir. Dilin düşünceyi belirleyici yapısı göz önünde bulundurulduğunda düşünce üretim olanaklarının artırılması, ulusun ulusal tavrı benimsemesi çabasıdır.
Dilde Karşıdevrimcilik ve Karşıdevrimci Yalanlar
Karşıdevrimcilik; gerçekleşmiş bir devrimi yıkmayı, devrimin kazanımlarını geriye çevirmeyi ve bu devrimin getirdiği sonuçları ortadan kaldırmayı amaçlayan siyasal veya toplumsal çabaları imlemek için kullanılan bir kavramdır. Karşıdevrimcilik belli bir topluluğun yaşanılan devrimle birlikte toplumdaki saygınlıklarını ve güçlerini kaybetmeleri sonucu toplumun kazanımlarından vazgeçerek geriye dönmesini önerme ediminin bütünsel karşılığıdır. Karşıdevrimciler bunu yaparken de gericiliği örgütleyerek, gericiliğin savunusunu yapacak ve toplumu gericiliğin neden onun yararına olduğu konusunda aldatacak kimseleri ararlar. Bu kimseler aydınlanmaya ve aydınlanmanın örgütlenmesi için çabalayan aydınların düşüncelerine karşı bazı hileli tezler öne sürerek toplumu devrimlerle kazandığı kazanımlardan uzaklaştırmaya çalışırlar. Dil Devrimi söz konusu olduğunda da halkı söz varlığının artırılması, halkın ulusal karakterle özdeş anlaşılır bir dille buluşması, yurttaşların düşünce üretebilme olanaklarının çoğalması, okuma yazma bilen kişi sayısının ve okuma yazma bilen kişilerin bu edimlerinin niteliğinin artırılması gibi ilerlemelerin Arapça/Farsça gibi dilleri bilip toplumda dilsel-dinsel ayrıcalıkları olan bir kesimin bu ayrıcalıklarının ellerinden alınması söz konusudur. Örneğin dinsel nitelikli yazıları okuyup anlayamayan yurttaşlar bu ayrıcalıklı kesime başvurup dinsel bilgiyi onların yorumlarıyla algılayacak ve bu yoruma göre davranmak durumunda kalacaktı. Ancak her türlü dinsel, bilimsel, siyasal bilgiyi kendi dilinin olanaklarıyla araştırıp öğrenebilen bir kimse özgür bir yurttaş olarak kendi seçimlerinin sorumluluğunu alabilecek böylelikle belli bir ayrıcalıklı kesimin yaşam yorumlarının sürdürücüsü olmak durumunda kalmayacaktır. Bu yönüyle Dil Devrimi kişiyi özgürleştiren, kişinin bir başkasına olan bağımlılığını azaltan ilerici bir yaklaşımdır.
“Atatürk Dil Devrimi’nden Vazgeçti” Yalanı
Karşıdevrimci savlardan belki de en kullanışlı olanı Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı kitabında geçen bir anının aktarımıyla Atatürk’ün Dil Devrimi’nden vazgeçtiği anlatısıdır. Söz konusu kitapta “…bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra, benim yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti: ‘…Dili bir çıkmaza saplamışızdır.’ dedi; sonra, ‘-Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır! Ama ben de bu işi başkalarına bırakmam. Çıkmazdan biz kurtaracağız.’ dedi…”
Bu alıntının yapıldığı kitabın en büyük sorunlarından biri anıların tarihinin verilmemesidir. Ancak yazının ilerleyen bölümlerinde Osmanlıca-Türkçe cep kılavuzlarının hazırlandığı söylendiğine göre anının tarihinin Türk Dil Kurumunun öncülü olan Dil Kurulunun kurulmasından önceki dönem olan 1934 yılı olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Bu durum da çıkmaz denilen olgunun öz Türkçecilik değil, öz Türkçe karşıtlığının yarattığı bir çıkmaz olduğu biçiminde değerlendirilebilir. Bu değerlendirmenin doğru olup olmadığı Falih Rıfkı yaşamda olmadığı için yanıtı verilebilecek bir soruyu da beraberinde getirmez. Ancak bu anının başka çelişkili noktaları da bulunmaktadır. Bu da olay yaşandığı sırada Falih Rıfkı ile Atatürk’ün yanında kimsenin bulunmamasıdır! Atay’ın bu anısını doğrulayacak başka hiçbir kimse bulunmamaktadır. Ayrıca Atatürk’ün yaşamının son dönemlerinde dahi Dil Devrimi’yle ilgili adımlar atması Atatürk’ün Dil Devrimi’nden vazgeçtiği savını yalanlamaktadır. Atatürk 1937 yılında yazımını tamamladığı Geometri kitabıyla geometri terimlerini öz Türkçeleştirmiştir. Ayrıca kendi eliyle yazdığı vasiyetinde İş Bankasındaki hisselerinin gelirlerinin bir bölümünü Dil Devrimi’nin savunusu için kurdurttuğu Türk Dil Kurumuna bağışlaması dildeki devrimci tavrının yaşamının sonuna dek sürdüğünün kanıtıdır. Karşıt yorumlar “Atatürk Dil Devrimi’nden vazgeçmesine karşın geometri terimlerini öz Türkçeleştirdi, Dil Devrimi’nden vazgeçmesine karşın Dil Devrimi’nin savunucusu kurumun yaşayabilmesi için mirasının bir bölümünü kuruma bağışladı.” gibi çelişkili bir tavrının olduğunun ortaya atılması söz konusu olur. Şüphesiz böylesi bir yaklaşım karşıdevrimciler için kullanışlı olsa da gerçekçi değerlendirmeler yapan aydın kimseler için tutarlı savlar değildir.
Atatürk’ün İsveç Veliahtı Onuruna Düzenlediği Yemekteki Öz Türkçe Konuşması
Dil Devrimi karşıtlarının başvurdukları savlardan biri de Atatürk’ün İsveç Veliahtı için verilen yemekteki öz Türkçe sözcüklerden bazılarının anlaşılmaz bulunması olayıdır. Bu olaya ilişkin yapılan yorumlar öz Türkçe çalışmalarının yöntemini bilmeyen ya da bu yöntemi bilip yöntemin uygulanış biçimini karşıdevrimci savlara dayanak olarak kullanan kesimlerce kötü niyetle yorumlanmaktadır. Dil Devrimi her şeyden önce toplumu var olan dilinin öz kaynaklarını ortaya çıkarmak, dili işlemek ve dilin işlenmesi sonucu Türkçenin söz varlığını ulusal düşünceyi üretebilecek ölçüde geliştirmektir. Dil Devrimi çalışmaları sırasında halka bir baskı ya da zorlama yapılmamış, ortaya konan sözcükler bir öneri olarak sunulmuştur. Hiç kimseden bu sözcükleri zorla kullanmaları beklenmemiş, önerilen sözcüklerin halkın ayıklaması sonucu bazılarının kullanılmayacağı öngörülmüştür. Bu yüzden yabancı bir sözcüğe karşı onlarca öz Türkçe sözcük önerilmiş, hangisi halk tarafından benimsenirse onun kullanılması düşlenmiştir. Örneğin Arapça “tayyare” sözcüğüne karşılık “uçku”, “uçuşkan”, “uçak” gibi sözcüklerle karşılanmış; halk da bu sözcüklerden “uçak”ı benimsediği için bu sözcüğe karşılık bulma çalışmasında günümüze dek ulaşan tek sözcük “uçak” sözcüğü olmuştur. Bu durum, bir yönüyle devrimin sözcükleri halkın seçimine bırakan demokratikliğinin de kanıtıdır. Dil Devrimi’nin anlayışına uygun bir yaklaşımdır. Atatürk’ün söz konusu konuşmasına gelecek olursak konuşma metnini inceleyerek Dil Devrimi’nin sözcük türetme yönteminin burada da nasıl başarılı bir biçimde uygulandığının görülmesi olağandır.
Söz konusu metin:
“Altes Ruayâl,
Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız.
İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.
Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.
Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.
Altes Ruayâl,
Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır.
Ünlü babanız, yüksek Kralınız Beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizin Altes Ruvayâl, Prenses Louise, sevimli kızınız Altes Prenses İngrid’in esenliğine, tüzün İsveç Ulusunun gönencine içiyorum.”
Bu konuşmada yer alan 31 sözcükten 15’i (alan, ataç, bitim, erdem, erk, esenlik, genlik, gönenç, ısı, konuk, sanlı, ulus, utku, ünlü) günümüzde de metinde oldukları gibi kullanılmaktadır. Bu sözcüklerden 7’si ise bazı değişikliklerle (denlü/denli, ıssı/ıs, önürme/önerme, özenç/önerme, uykunluk/uyum, yanku/yankı, yöndem/yöntem) varlıklarını korumayı başarmıştır. Dokuz sözcük ise günümüze ulaşmayı başaramamıştır (anıklatmak, baysak, baysal, kıldacı, söyüncü, süer, yaltırık, tükel, tüzün; canlandırmak, huzur barış, âmil, muhabbet, nur, tam, asil). Bu durum göz önünde bulundurulduğunda Türkçenin söz varlığına eklenmesi için önerilen 31 sözcükten 22’sinin söz varlığında yer alması karşıdevrimcilerin söyledikleri gibi bir başarısızlık değil, aksine büyük bir başarıdır.
“Dil Devrimi’yle Birlikte Uydurma Sözcükler Türetildi” Yalanı
Dil Devrimi’ne karşı bilimsel verilerle karşılık vermeyen karşıdevrimciler Dil Devrimi’ni ve öz Türkçecilik çalışmalarını yıpratmak için bazı uydurma sözcükleri dolaşıma sokarak “Bu sözcükleri öz Türkçeciler türetti.” gibi yalanlara başvurmuşlardır. Karşıdevrimcilerce türetilen bu uydurma sözcüklerden bazıları şu biçimdedir: hostes sözcüğü yerine gök konuksal avrat, imambayıldı yerine içi geçmiş dinsel kişilik, otobüs sözcüğü yerine çok oturgaçlı götürgeç vb… Bu yaklaşım karşıdevrimcilerin Dil Devrimi’nin dilimize kazandırdığı sözcüklerin halkta bulduğu karşılığa tepki olarak devrimin saygınlığını gölgelemek için yaptıkları bir çeşit “kara propaganda” çalışmasıdır. Üzücü olansa bu kara propaganda çalışmasının sonucu uydurulan ve öz Türkçecilerin önerdiği yalanıyla dolaşıma sokulan bu sözcüklerin kimi akademik kaynaklarda kullanılmasının sürdürülmesi ve bazı karşıdevrimci etkinliklerde konuşmacıların, yalan olduğu bilmelerine karşın, karşıdevrimciliği savunmak için başvurmaktan çekinmemeleridir. Uydurma sözcüklerle ilgili “duyarlılıkları” olduğunu söyleyen karşıdevrimcilerin bir başka çelişkili tutumlarıysa Arapçada bulunmayan ancak uydurma yoluyla Arapça köklerden türetilen “âbide, kitâbe, şe’niyet, mefkûre” sözcüklerine hiçbir biçimde toz kondurmamalarıdır. Bu tutum Arapçanın kutsal olduğuna ilişkin bilim dışı görüşlerinin de dışavurumudur. Oysa bilimsel bilginin yanında bulunan kişiler bilir ki hiçbir dil kutsal değildir, hiçbir dil bir diğer dilden üstün değildir. Her dil o dili konuşan ulus için değerlidir ve o ulusça geliştirilmeye layıktır.
“Dilde Devrim Olmaz, Diğer Hiçbir Ulus Dilde Devrim Yapmamıştır” Yalanı
Günümüzde yapılan araştırmalar bize göstermektedir ki uluslaşma sürecine giren birçok açğdaş devlet dil devrimlerini yaparak dillerini yabancı sözcüklerin boyunduruğundan kurtarmaya ve söz varlıklarını kendi dillerinin olanaklarıyla artırmaya çabalamışlardır. Örnek olarak verilmesi gereken bazı devletler şunlardır: Fransa, Macaristan, Almanya, Norveç, İsrail, İzlanda, İsveç, Mısır, İran, Çekya, Finlandiya, İspanya, Rusya, İtalya, Yunanistan… Birçok çağdaş ulus devletin böyle bir yola girmesine karşın karşıdevrimcilerin dil devriminin Türkiye’ye özgü bir devrim olduğu ve bilimsel nitelikten uzak olduğu savları gerçeklikle uyuşmamaktadır. Çağdaş ulusların birçoğu dil devrimlerini yaparak, dillerinin yapısını korumayı ve dillerinin söz varlıklarını dilin öz olanaklarıyla geliştirmeye çalışmışlardır. Bu devletlerin birçoğu bu durumu dili korumak üzerine kurdukları kurumlar yoluyla yaşama geçirmişler, toplumsal saygınlıkları olan bu kurumlar ülkelerin dilleri için koruyucu birer kalkan görevi görmüşlerdir.
Karşıdevrimcilerce sık başvurulan İngiltere örneği ise başka bir saptırma örneğidir. İngilizcenin Normanca ve Latinceden sözcükler alarak söz varlığını genişletmesiyle Türkçenin Arapça ve Farsçadan sözcük alarak söz varlığını kısırlaştırması arasında herhangi bir ortaklık kurmak olanaklı değildir. Dil devrimcileri dildeki özleşmesi bilimsel kurallar ışığında yaptıklarından dolayı hiçbir dilin %100 oranında o dilin öz sözcüklerinden oluşamayacağını bilirler. Türk tarihinin en eski metinlerinden sayılan Orhun Yazıtlarında dahi %1 oranında yabancı sözcük bulunmaktadır. Arı bir dille yazdığı şiirlerle tanınan Yunus Emre şiirlerinde de benzer bir biçimde yabancı kökenli sözcük oranı %13’tür. Ancak tarihsel süreç içerisinde kurulan birçok Türk devletinin Arap ve Fars kültürel egemenliğini içselleştirmesi ve Türklerin kurdukları devletlerde bu politikaların yansıması olacak biçimde yabancı sözcüklere koşulsuz kucak açması yazı dilindeki yabancı sözcük oranını kontrolsüz biçimde artırmış en sonunda bu oran bir dili yok oluşun sınırına getiren %35 oranına getirmiştir.
Dillerin birbirlerinden sözcük almaları kültürel, siyasal, ticari ve dinsel alışverişle ya da sömürü sonucu oluşan bir durumdur. Ancak bir dilden sözcük alınırken özen gösterilmesi gereken en temel nokta sözcük alınan dille aynı dil ailesi içerisinde yer alınmasıdır. Örneğin karşıdevrimcilerin sık sık başvurduğu İngiltere örneği bu kural gözetilerek yapılan bir alışın da somutlaştırılmasıdır. Bugün İngilizcenin söz varlığı içerisinde önemli bir yer tutan Latince ve Normanca sözcükler Hint-Avrupa Dil Ailesi’nin içerisinde yer almaktadır. Dil aileleri o aile içinde yer alan dillerin uzak geçmişte ortak kökenleri olduğunu imlemekte ve aynı dil ailesinde yer alan grupların benzer biçimsel özellikleri olduğunu göstermektedir. İngiltere örneği, İngilizcenin uzak geçmişte ortak kökleri olan başka dillerden sözcük aldığını göstermektedir. Ancak Türkçeyle Arapça ya da Türkçeyle Farsça arasında böyle bir ilişki söz konusu değildir. Türkçe Ural-Altay Dil Ailesi’nin üyesi bir dilken Arapça Hami-Sami Dil Ailesi’nin Farsça ise Hint-Avrupa Dil Ailesi’nin üyesi olan dillerdir. Bu ayrım bu üç dil arasında yapısal ayrımlar olduğunun, birbirlerinden sözcük almalarının dillerinin yapısını bozacağının da göstergesidir. Bilimsel veriler öyle gösteriyor ki Türkçenin söz varlığına başka bir dilden sözcük katılacaksa burada ilk seçim Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca gibi diller değil, Türkçeye en yakın dil olan Moğolca olmalıdır.
“Dil Devrimi Başarısız Oldu” Yalanı
Dildeki gelişmeyi başarısız göstermek isteyen karşıdevrimcilerin en çok başvurduğu yalanlardan biri de Dil Devrimi’nin başarısız olduğu savıdır. Dil devriminin en temel amacı Atatürk’ün söylediği gibi “Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmaktır.” Osmanlı’nın yıkılışında yazı dilindeki Türkçe sözcükler %35 oranındayken günümüzde bu oran %88’e çıkmıştır. Bu artışın bir başarısızlık göstergesi olduğunu söylemek Dil Devrimi’nin amacının ne olduğunun da anlaşılmamasıyla yakından ilişkilidir. Ayrıca dil devriminin dilimize kazandırdığı birçok sözcüğün bugün yaygın biçimde kullanılıyor olması devrimin başarısını ve niteliğini kanıtlayan veriler olarak değerlendirilmelidir.
Dil Devrimi’nin dilimize kazandırdığı bazı sözcükler: abartmak, alan, arı, asalak, belirti, çaba, doruk, düş, güney, ivedi, kavşak, kınama, kuşku, kuzey, onarmak, öykü, öykünmek, sıvı, uyum, uyumsuzluk, ürün, yankı, yitirmek, yoğun, yoz, aklanmak, ayrıksı, bağlam, başkan, boy, değin, denli, esen, esrik, evren, giysi, görkem, il, kez, konuk, köken, nesne, nicelik, nitelik, oran, sanı, sonuç, tanık, tartışma, utku, yanıt, yeğ, yöre, olanak, sözcük, akaryakıt, altyapı, basımevi, basıölçer, başkent, bilirkişi, eşdeğerli, gecekondu, gensoru, gökdelen, gazaltı, içgüdü, içtüzük, ilkokul, kapkaç, kapkaççı, olağanüstü, oldubitti, öngörmek, önsezi, önsöz, önyargı, sağduyu, sıkıyönetim, sıvıyağ, sürgit, tekdüzen, tekel, tıpkıbasım, uçaksavar, uyurgezer, yakınçağ, yerçekimi, yurtsever, yüzyıl, zamanaşımı, alıntı, anı, ayrıntı, basın, basınç, bilim, bilimsel, öğretmen, öğrenci, birikim, bunalım, çekimser, demeç, deney, dergi, dilekçe, subay, yarbay, albay, durum, eleştiri, gelenek, işlik, göçmen, gider, tapınak, süre, süreç, yayın, yatırım, orantı, özel, yeterlik, uygulama, etkinlik, yakıt, yetki, yaratık, yatırım, yörünge, özlem, sakınca, sözlük, ulus, özgürlük, buzdolabı, bilgisayar, kaan, kağan, bileşim, yüzyıl…
Dil Devrimine Karşı Karşıdevrimci Olmayan Aydınları Örnek Gösterme Hilesi
Karşıdevrimcilerin en çok başvurduğu yanıltma yöntemlerinden biri de kendi çevrelerinden olmayan bazı aydınların geçmişte Dil Devrimi’nin önemini kavrayamamış olmalarından kaynaklı karşıtlıklarını karşıdevrimci kara propaganda için kullanmalarıdır. Attilâ İlhan’ın Dil Devrimi ile ilgili bazı görüşleri karşıdevrimci söylemi pekiştirmek için sık sık gündeme getirilmesine karşın Attilâ İlhan’ın 90’lı yılların sonu ve 2000’li yılların başındaki ünlü siyasal düşünce akımı ulusalcılığın öncülüğünü yapması görmezden gelinen bir gerçekliktir. Ulus gibi öz Türkçe bir sözcüğün İlhan’ın yaşamının sonunda bağlandığı ve düşünsel önderliğine savunduğu bir dünya görüşüne ad olarak seçilmesi İlhan’ın öz Türkçeye karşı yaklaşımının değiştiğinin de bir göstergesidir. Ayrıca ulusalcılık düşüncesinin dayanağı olarak sunulan “ulusal kültür bileşimi” ifadesindeki “ulusal” ve “bileşim” sözcüklerinin İlhan’ın en çok başvurduğu sözcükler olması onun Dil Devrimi’yle ilgili görüşlerinin değişiminin de kanıtı niteliğindedir. Şairin birçok şiirinde Arapça karşılıkları bulunmasına karşılık öz Türkçe sözcükleri kullanmayı seçmesi de şairin dil yaklaşımıyla ilgili önemli bir veri sunmaktadır. Örneğin: İlhan’ın sana ne yaptılar şiirinde geçen “seni görür görmez özgürlüğümden utandım” dizesi şairin okurlarının belleklerine kazınan bir dizesi olarak öne çıkmıştır. Bu dizede Arapça “hürriyet” sözcüğü yerine öz Türkçe “özgürlük” sözcüğünün kullanılması da bilinçli bir seçimin yansımasıdır.
Başlangıçta Dil Devrimi’ne karşı olan ancak zamanla Dil Devrimi’nin önemini kavrayıp ona destek veren aydınlardan biri de Hüseyin Cahit Yalçın’dır. Yalçın, dil tartışmaları sırasında “tayyare” sözcüğünün yerine önerilen sözcüklerin halk tarafından benimsenmeyeceğini tayyare sözcüğünün toplumsal bellekte sarsılmaz bir biçimde yer aldığın söylemesine karşın geçen süreç onun bu tezini haksız çıkarırken Yalçın’ın o gün karşı çıktığı dil devrimcilerinin tezlerini haklı çıkarmıştır.
[1] https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/belgeler/233.pdf
[2] Şerafettin Turan, Sevgi Özel, Türkçenin ve Dil Devriminin Öyküsü, Dil Derneği Yayınları, 2. Basım, Ankara, 2021, s.51
[3] Hürriyet gazetesi sayı 11, 7 Eylül 1868
